14 Ağustos 2014 Perşembe

geçecek inşallah

Bahaneler uydurup duruyoruz.. bahaneciliğe alıştıktan sonrada önünü almak çok zor oluyor. Aslında burda kendi kendimize çok haksızlık ediyoruz. Kendimizi harcıyoruz. Başkalarını bile sucluyoruz ama söyleyin bana biz izin vermesek kim tamamen bizi kötü hale getirebilir. Benim için işin acıklı kısmı işte tam bu noktada başlıyor. Demek ki diyorum ben izin vermişim kendimin böyle olmasına.  Düşüne düşüne daha kötü oluyorum sonra. İnsanın kendisiyle hesaplaşması çok zor bir iş.  Ama bunlarin da geçeceğini ümit ediyorum. İnşallah.  Yazımı okuyanim varsa bir insallahta ondan bekliyorum :)

6 Ağustos 2014 Çarşamba

Seçim

çok farklı değil mi? yaşam bizi bir yerlere götürüyor ve biz seçemiyoruz o yeri.. diyeceksiniz ki hayır seçebiliriz, söyleyin bana hasta olup olmamayı seçebilir misiniz?

31 Temmuz 2014 Perşembe

bu bir savaş
derin denizlere inmek istiyorum, yüksek dağlara tırmanmak
kanatlanıp uçmak istiyorum, terk etmek bu dünyayı ve bir daha hiç dönmemek

28 Temmuz 2014 Pazartesi

Acı

hesabı sorulmalı.. biz bize düşeni yapmalıyız.. yapmak zorundayız.. Mevla elbet yapılan zulümün hesabını soracaktır.. ama ya bize de ' o zulüm yapılırken sen onu ortadan kaldırmak için ne yaptın' diye sorarsa o zaman ne cevap vereceğiz?

27 Temmuz 2014 Pazar

25 Temmuz 2014 Cuma

Yaşamak

yaşarken başımıza onlarca olay geliyor. olaylara takılıp kaldığımızda ilerleyemiyoruz.
benim hayatta en istemediğim şey diken üstünde  yaşamaktır.yani sürekli bir korkuyla, bir telaşla yaşamak istemem. o yüzden kabullerimi ve  bakış açımı buna göre oluşturmaya çalışacağım.

mesela hayatta az para kazanma korkusuyla yahutta hiç para kazanamama korkusuyla yaşamak istemiyorum. lüks bir hayattansa, kendi yağında kavrulan ama mutlu olunan bir hayata sahip olmak istiyorum. makam ve mevki hırsında olmak istemiyorum. sevdiklerimin ve sevenlerimin gönlünde taht kurmuş olmak istiyorum. içimde beni kemiren bir kurt olmasın. aman nasıl yaşarım? aman ne yaparım? diyerek ömür tüketmeyeyim. 

evimde eski eşyalar var diye utanmayayım mesela.
fazla kıyafetim yok diye dertlenmeyeyim.
renk renk çantalarım, ayakkabılarım yok diye hırslanmayayım.
son moda dekorlarla ve en marka eşyalarla dolu bir evdense mütevazi ve derli toplu bir evim olsun.
her kumaştan, her modelden elbiselere sahip olmaktansa elindekilerle yetinebilen, temiz ve düzgün birisi olayım.
tonlarca aksesuardansa doğayı fark edebileceğim gözlerim, böcekleri, martıları duyabileceğim kulaklarım, gülümseyen bir yüzüm, kocaman bir kalbim olsun.

ve en önemlisi istiyorum ki insanlarda benden bunu beklesin. beni diken üstünde bırakabilecek şeyleri istemesinler benden. beni birazcıkta bana bıraksınlar. olmaz mı? olur. inşallah olur. biz kendimizi bilelim ve ona göre davranalım da Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler. :)

herkese olur değil mi?

herkes üzülür, herkes bunalır değil mi? ya da çok çok büyük kısmımız yaşar bunu. insanların sözleri yaralar bizi, bazısı bir hançer saplar, bazısı kıymık gibidir, kimisi koparır bir parçamızı. bilemeyiz ne yapacağımızı? bazen öyle olur ki kalsan acı, gitsen acıdır. evet budur. sen bilirsin kalırsan acı olacaktır. ve niye gitmedim ki diyeceksindir. kalmanı isteyenlerse, o anki kendilerine güvenle kal işte tekrar gitme derler. ama kaldığında senin acı çekeceğini görmezden gelirler. işte orda arada kalırsın. kalırsan  acı kaçınılmazdır, gidersen kal diyen üzülecektir. ben kararımı gitmekten yana veriyorum. çünkü gitmek istemek benim kararım. kalmamsa onların isteği. ilerde birine kızacaksam o ben olmalıyım. kendi kararımdı diyebilmeliyim. başkalarını suçlamak istemiyorum. hem kaldığımda...

offf işte böyle.. herkes bazen böyle değil mi? 


adım ilginç dünya, çünkü

evet adım ilginç dünya olarak seçtim çünkü dünya bana oldukça ilginç geliyor. doğal güzellikleriyle, barındırdığı canlı çeşidiyle alakalı olarak seçmedim ama bu ismi. insanların farklılıklarından dolayı, bana ilginç gelen davranışlarından dolayı seçtim.

bizim dünyamızı çoğunlukla insanlar oluşturuyor, onlardan oluşan ve mecburen onlarla şekillenen bir hayatımız var. hele bir de duygusallığa vurduğumuz zamanlarda insancıkların en ufak davranışı bizde büyük etkiler oluşturuyor. dünyamıza doğan bir güneş yahut çakan bir şimşek oluveriyorlar. işte blogumun adı bu yüzden ilginç dünya. 

bla bla bla.. aslında çok şey yazılabilir ama bu kadar ilerleyebildim şu an bu konuda :)

19 Ocak 2014 Pazar

Şiir Üzerine

...

Mehmet Âkif şiir, şair ve sanat hakkındaki duygu ve düşüncelerini “Safahat”ın giriş 

kısmında beyan etmiştir.
 
“Bana sor sevgili kâri’ sana ben söyliyeyim,
Ne hüviyette şu karşında duran eş’ârım;
Bir yığın söz ki, samîmiyyeti ancak hüneri;
Ne tasannu’ bilirim, çünkü, ne san’atkârım.
Şiir için “göz yaşı” derler; onu bilmem, yalnız,
Aczimin giryesidir bence bütün âsârım !
Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyliyemem;
Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım !
Oku, şâyed sana bir hisli yürek lazımsa;
Oku, zîrâ onu yazdım iki söz yazdımsa.”


Sanat anlayışını bir dörtlükte dillendirir:
 
“-Hayır, hayâl ile yoktur benim alışverişim…
İnan ki her ne demişsem görüp de söylemişim.
Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek:
Sözün odun gibi olsun; hakikat olsun tek ! “

Ahmet Haşim şiiri şöyle tarif eder: “Şiir, söz ile mûsîki arasında sözden ziyade mûsîkiye yakındır.” Şiiri anlamdan uzaklaşıp sese yakın duruyor. Şiir daha çok ahenkli bir sesler bütünü olarak telakki edilmiş.
 
   Necip Fazıl Kısakürek şiir hakkındaki düşüncelerini “Çile” isimli eserinin “Poetika” kısmında belirtir: “Bizce şiir mutlak hakikatı arama işidir. Eşya ve hâdiselerin, bütün mantık yasaklarına rağmen en mahrem, en mahçup, en nazik ve en hassas nahiyesini tutarak ve nisbetlerini bularak mutlak hakikatı arama işi…” Bu tanımlama ileri bir aşamada şu şekilde ifadesini bulur: “Şiir, Allah’ı sır ve güzellik yolundan arama işidir.” Şiir ve aramak eylemi bu tarifte bir arada kullanılmış.
 
“Anladım işi sanat Allah’ı aramakmış.
Marifet bu, gerisi yalnız çelik-çomakmış”
 
Şiir, hakikat iklimine, Hakk’a yakınlığın vesilesi oluyor.

“Ben şairim, gaibi kurcalayan çilingir;
Canlı cenazelerin başında Münker-Nekir”
 
   Necip Fazıl Kısakürek bu mısralarda bir şair olarak tavrını, duruşunu açıkça ortaya koyuyor.
 
   Ahmet Hamdi Tanpınar: “Şiir söylemekten ziyade bir susma işidir. İşte o sustuğum şeyleri hikâye ve romanlarımda anlatırım. Şiirde kendimin, hikâye ve romanlarımda kendimle beraber mümkün olduğu kadar hayatın ve insanların –bedenen başkalarının- peşindeyim” der. Şiiri “kendisi için kendine ait bir vaha” olarak görüyor Tanpınar. Şiir ile kendi iç dünyasının bilinmezlerine yürümektedir şair. 
Behçet Necatigil’in şiire bakışı şöyledir: “Şiir, bir nevi ağarmadır, bir nevi beyazlaşma, yani gece karanlıksa bari geceliğimiz beyaz olsun deriz, isteriz. Şiire ben bir böyle teselli gözüyle bakarım. Şiir bir kelime yatırımıdır, bir anılar toplamıdır. Bir dili mümkün olduğu kadar enine boyuna değerlendirme çabasıdır.” Şiir, bu tarifte öz benliğin açığa çıkma çabası olarak ele alınmış. Netlik arayışı diyebiliriz. Suyun duru akması gibi. Bu tarifin bir yönünde ise dilin imkânlarını yoklama ve dili güzelce kullanma görülüyor. Behçet Necatigil’in “Yazı” isimli şiiri:
 
“Ve şairler boyuna kimlere yazarlar?
Yıkılmış köprülerin başında
Ürkmüş boşluktan biri inliyorsa
Ve şairler onlara geldimlere yazarlar.”
 
    İsmet Özel “Şiir Okuma Kılavuzu”nda şiir ve şair hakkındaki düşüncelerini etraflıca açıklar. Şiirin varlık sebebi hakkında der ki : “Şiir hayatiyeti korumak için ortaya atılır. Yaşanılan bütün çirkinliklere, kötülüklere, haksızlıklara rağmen insanda savunulmaya değer, canlılığı korunmaya değer bir şeyler olduğuna içten içe ve kesinlikle inanıldığı zaman şiir serpilir ve çiçek açar.” Şiirin ayırıcı vasfı üzerine de şu tespitte bulunur: “Şiir başka anlatım yollarıyla varılamayan bir beşeri alanın sanatıdır. Düzyazıdan beklenen hiçbir görev şiire yüklenemez. Dil birinde ne ise, ötekinde o değildir.”
 
   “Şair, bir toplum için başlı başına bir devrimdir” diyen Sezai Karakoç şiir ve şair üzerine düşüncelerini özellikle “Edebiyat Yazıları-I” ve “Edebiyat Yazıları-II” isimli eserlerinde toplamıştır. “Şair nedir? Kelimedeki hayatı bulandır.” der. Şiir hakkındaki şu tespiti üzerinde özellikle durmak gerekiyor: “Şiirin gerisinde insan olmalıdır.” Şiir ölüyor mu, öldü mü türünden tartışmalar son zamanlarda sıkça karşımıza çıkıyor. Sezai Karakoç bu meseleye cevap hükmünde şunları söylemektedir: “Şiir ve şair ölmeyecektir. Çünkü: insan ölmeyecektir. Çünkü: hakikat ölmeyecektir. Çünkü: şiir, hakikatin, yüzülebilecek bir derisi değil, çıkarıldığında, insan hakikatının hayattan yoksun kalacağı kalbidir. Şiir, hakikatın, doğa ve tarih içinde atan nabzı, çarpan yüreğidir.” Bu tarif içinde yer alan hakikat, doğa, tarih, yürek kelimelerinin üzerinde düşünmek gerek. Şiir, hakikatın dili ve doğa, tarih içindeki ifade alanı olarak öne çıkıyor. Sezai Karakoç şiirinde hakikat ışığı, hikmet mısra mısra okunur.
 
“Şiirin yazanı yoktur
Vardır yalnız okuyanı
Şair de bir okurdur
Kendi şiirinin okuyanı”
 
   Sezai Karakoç “Taha’nın Kitabı”nda şiiri, acıyı dindiren ve kişiyi dinlendiren bir yapı olarak ele alır.
 
“Evet yine şiirdir beni arasıra dinlendiren
Acıma aralıklar verdiren
Ufuklardan ufuklara taşıyarak kelimeleri
Ne yapılar kurdum eleğimsağma gibi
İçimdeki buluttan yağıştan şimşekten ışıklardan
Gizli bir yapı taşından ders okudum ben
Şiirin birden kaçışını denizlerden
Şiir içimizdeki zindanların mahkûmu”
 
   İnsanoğlunun en doğal, en içten sesidir şiir. Hakikate ve kendi özümüze yakın olabilmek için şiir. Ötekine hüznün, sevincin kuşlarını uçurmak için şiir. İnsan var oldukça, varlığını sürdürecek şiir.
 
   Varoluşun yankısı şiir oluyor!

...

Murat Soyak

15 Ocak 2014 Çarşamba

Fıkra :)

Ders çalışırken gördüm, paylaşmak istedim. İngilizcesi de var ikisini okumak faydalı olur. Buyrun;

Ya Üstünde Ben Olsaydım - What if I'd been on it


TÜRKÇE

Bir gün Nasreddin Hoca eşeği kaybetmiş. Aramadık yer, sormadık insan bırakmamış ama ne 
yaptıysa, ne ettiyse bulamamış eşeği. Oturup derdine yanacak yerde, bu hale de şükretmeye başlamış.

Komşuları:

- Bre Hoca! Canın sağ olsun ama neticede eşekten oldun, şükredecek ne var bunda?

Hoca cevap vermiş:

- A komşular, ben şükretmeyim de, kimler şükretsin, Ya ben de eşeğin üstünde olsaydım!


ENGLISH

One day Nasreddin Hodja loses his donkey. He looks for it everywhere and asks around but 
whatever he does, he can't find his donkey. Rather than pining over the loss as expected, he counts his blessings.

His neightbours say:

-"Hodja! Take it easy but you've lost a donkey after all. What's to be so grateful for?"

Hodja quips:

-"Oh, dear neighbours, who should be grateful but me? What if I'd been on the donkey?




Zaman

Sürekli bir şeylere üzülerek geçiremeyiz değil mi hayatı? Hayat bu kadar uzun değil. Genç olmak bunu görmeyi zorlaştırsa da bunu görmek imkansız değil. Bunu görebilmeyi başarmalıyız. Yoksa büyük kayıplar vereceğiz. 
Zamanı hoyratça harcıyor olmak canımı yakıyor. Gelin görün ki hal böyleyken bu devam ediyor ve  niçin bunu yapıyorum dediğimde, kendime kızma aşaması da devreye girmiş oluyor. İnsanın acizleştiği halleri görmek, ve hatta yaşamak farklı bir duygu, ama güzel değil. Bizler aciz varlıklar değiliz. Ve hiç iradesiz de değiliz. Ama irademizi kullanma öğretilmemiş bize.. Aslında tam olarak böyle de değil. Olaylar, hissedilenler, yaşananlar köreltiyor insanı bazen. Neyi nasıl yapacağını bile insan unutuveriyor. Ruhun aldığı darbeler çok zarar verici. İnsan, yaşamını bu sürede sanki askıya almak zorunda kalıyor. Neyse.. Zamanı diyorum. Zamanı bu kadar hoyratça harcamamalıyım. Şu geçen bir saniye geri dönecek mi bana? Dünyanın en zengini olsam 1 saniyelik bir zaman dilimini bile satın alamam.

Şimdiii  artık bu kadar kendime zarar vermeye bir son vermeliyim. Bunun gayreti içerisinde olmalıyım. Zamanım değerli, ben değerliyim, insanlar değerli, canlılar değerli, bunları görmemek, görmezden gelmekse yalnızca bana zarar verir. Öyleyse hayatta seyirci koltuğundan kalkıp, oyuncu sahnesine geçmenin zamanı geldi de geçiyor.

Bir çay alıp, biraz makale okuyacağım. Bunu daha nereye kadar erteleyeceğim? Yeter artık, erteledikçe kendim üzülüyor, ruhumun kendimden kaçmaya çalıştığı bir hale giriyorum.
İnternet gerçekten zarar verici. Doğru kullanmadığınızda ve işinize yaramayan şeylere takıldığınız da fevkalade kötü.



Karar verdim

Karar verdim odamdan çıkmayacağım. Benim kararlı olduğumu görmeleri için bu gerekiyorsa yapacağım. Ne zaman ki beni karşılarına alır, güzelce konuşurlar bende o zaman eskisi gibi davranırım onlara. Bu kadar rahat davranıyor olmam onların kararlı olduğumu görmelerine engel oluyor sanırım. İnsan ailesine rest çekmemeli. Onları tamir edilemeyecek kadar üzmemeli. Ama ailede çocuğuna aynı şekilde davranmalı, öyle değil mi? İki taraf birbirini muhattap alıp, karşılıklı bir meseleyi konuşmazsa nasıl olur? Bunu aklım alıyor. Herkese normal gelse de bana normal gelmiyor.

13 Ocak 2014 Pazartesi

Charlie Chaplin

Chaplin'i bana sevdiren onun bu ince düşüncesi, duyarlılığı..

Charlie Chaplin, (d. 16 Nisan 1889- 25 Aralık 1977)
Londra'nın fakir bölgelerinden birinde doğup büyüyen Chaplin, 1913' te gittiği ABD'de sinemaya başlamıştı
Filmlerinde dönem koşulları için imkânsız görülebilen mizansenlere, koreografilere ve akrobatik hareketlere yer veren Chaplin,komedi sinemasının bütün örneklerini sonuna kadar korumakla birlikte, heyecanın ve hareketin asgari düzeye çekildiği sahnelerinde ise dramatik yapısını sergileyebilmiştir. Popülist yaklaşımlara, hiçbir zaman benimsemediği bazı yönetim biçimlerine ve teknolojiye yönelik ağır eleştirilerini ise yine bu komedi tarzının içinde eritmiş ve sessizce seyirciye ulaştırmayı bilmiştir.

      Hakkında daha fazla bilgi de çeşitli kaynaklar da mevcut. Ben bu kadarıyla yetiniyorum:)

12 Ocak 2014 Pazar

Evet

Evet, ilk günden bu 3. yazım. Sevdim buraya yazmayı.
İnsanlar diyorum çok ilginçler. Çok kırılganlar, bazen çok sertler. Kırdıklarının hiç farkında değiller. Sürekli üzülmek ve yıkım yaşamak istemiyorsak aklımızla hareket edebilme yeteneğimizi geliştirmeliyiz. Kırılganlığımız her şeyde kendini ortaya koyuverirse işimiz zor, daha doğrusu yaşamamız zor :) İnsanların her yaptıklarına, her dediklerine takılmamak, altında yada üstünde bir anlam aramamak gerekiyor. İnsanların unutabilen varlıklar olduğunu, herkesin sevgisini, verdiği değeri gösterme biçiminin farklı olduğunu bilmeliyiz. Eğer bunu görmezden gelirsek kendimize çok büyük zarar veririz. Tahammül denilen, alttan alma denilen şeyi yapamayız. Oysa bunlar güzel şeylerdir. Bunlara hiç sahip olamamak, her şeye kızıp, pireye yorgan yakmaya götürür bizi.
Evet, bende küçük şeylere çok üzülebiliyorum. Sevdiklerimden beklediğim ilgiyi göremediğimde içim acıyor. Bunu abartadabiliyorum. Ama bunun kime faydası var? Onların kasıtlı olarak yapmadıklarını düşünüp, bu yüzden kendimi üzmemem gerekirken, en küçük şeyde bile kendimi yıpratmam gereksiz.
Hayata güzel gözlerle bakmak, heyecan dolu bir kalple yaşamak lazım.



Ders çalışmam lazım

Doğrusu ders çalışmayı şu sıralar yerine oturtamadım. Ders benim için okulda öğrenilen bir şey. Eve gelipte çalışmamamın sebebi de bu sanırım. Sevdiğim, istediğim bir amaca hizmet ettiğinde gayet verimli çalışıyorum. Ama öbür türlü, zorunluluk dolayısıyla çalışmak yapamadığım bir şey. Aslında yapamadığım değil de yapmadığım bir şey demek daha doğru.
Bu durum aslında bu konuda iyi bir nefis terbiyesi yapmamış olmakla yakından ilgili. Eğer bir şeyi yapman sana yararlıysa onu yapmalısın. Canın istemiyor diye yapmaman anlamsız. Ama gelin görün ki bu birçoğumuzun ortak sorunu. Bu sorunu aşacağıma inanıyorum. Bu akşama elimde dikkatlice hazırlanmış bir program olacak inşallah.
Hem İstanbul'a gitmek içinde sırtımdaki yükleri indirmeliyim ki içim rahat, özgürce davranma hakkım olsun.


İstanbul/ Hasret

İstanbul'a gitmeyi, daha da ilerisi orda yaşamayı istiyorum. Henüz orayı görmek bana nasip olmadı. Ancak hani insan çok özler ya sevdiği bir şeyi, öyle bir özlem oluştu içimde. Daha önceden de çok seviyordum. Şimdiyse özlüyorum. Aldığım nefesleri orda almak istiyorum.

Galata manzaralı İstanbul..

                Alttaki resimde Sultanahmet gözüküyor. Ne kadar da harika değil mi?

Balat'ın renkli sokakları, bu sokaklarda olmak, sohbet üstüne sohbet etmek vardı

Klasik tramvay görüntüsüyle Beyoğlu.. Tarih kokusu, geçmiş ve şimdinin birlikteliğini solumak..

Küçük Ayasofya.. Oldukça eski bir tarihi var. Ayasofya'ya benzediği için ismi böyle. Balat semtinde. Kral 2. Justiniaus zamanında yaptırılmış. Daha sonra fetihle camiye çevrilmiş.

Sepetçiler Kasrı. İstanbul'un nadide eserlerinden biri daha.